SELAMIN ALEYKÜM 2009!

31 Aralık 2008 Çarşamba


HERKESİN YA DA HERKEZİN YENİ YILI KUTLU OLSUN. ADET OLDUĞU ÜZERE KUTLUYORUM KIRİSMISI. HAZIR BURDAN KUTLAMIŞKEN DE BENDEN MESAJ, ARAMA, ÇAĞRI VE MAİL BEKLEMEYİN! AMA BEN BEKLERİM SİZDEN! AKŞAM ÇOK İÇMEYİN, 9-8-7-6-5-4-3-2-1- DİYE ÇIĞRIŞIRKEN, SESİNİZE MUKAYET OLUN KAÇMASIN BİR YERİNİZE...

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (10) Alçaklara kar yağıyor...


Hava durumunu dikkatle dinliyordum. Zira kış gelmiş, karın eli kulağındaydı. İlkokul çocuğu olarak büyük bir beklenti içerisinde ve de büyük bir heyecanla televizyona kitlenmiş bir ‘mal’ çocuk profili çiziyordum adeta. Işık görmüş tavşan gibiydim.
‘Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası, iç kesimlerde etkisini kar şeklinde gösterecek…’ Ahaa kar dedi valla. Valla kar dedi adam.
Sevinçten tv ye daha fazla yaklaştım. İller ve hava durumunu gösteren tabloyu daha iyi görebilmek için. Kayseri yi gördüğümde kalbimin pıt pıtları artmıştı. Karşısında kar işareti vardı. Tamamdır. Hem sesli hem görsel materyalli olarak karın yağacağı desteklenmişti. Zaten havada kar kokusu fazlasıyla mevcut.
Camdan dışarı bakınca karşımda duran Erciyes dağının bembeyaz olması beni sevindiriyor. Zamanı geldi artık diye düşünüyorum. O geceyi evdekilerden soyutlanarak, karın yağdığını hayal etmekle geçiriyorum…
Sabah kalktığımda bir hevesle pencereye koştum ama kar yoktu. Dışarı çıktım. Lojmanın veletlerini buldum. Yağmayan kar hakkında konuştuk. Planlar yaptık. O sırada Cengiz geldi. Muhabbet dönüp dolaşıp futbola geldi. Gaz vermeyi seven bir birey olmamı işte o zamanlara borçlu olan ben, hemen ortamdaki gazı alabilecek çocuk kokusunu aldığımdan
‘oğlum kar yağınca 5’e 5 maç yapalım, kar da maç yapmak şöyle zevklidir, böle süperidir diye cümlelerle başlarının etini yedikten sonra yavaş yavaş gazı alanlar ‘evet lan!’ ‘bir kere yapmıştık ne güzeldi olum’ gibi cümlelerle beni desteklediler.
Hepinizin hayatının bir evresinde tanışıp arkadaşlık ettiğinize inandığım bir arkadaş türü olan; o her şeyi bilen, şom ağızlı ve oyun bozan tip hemen kendini belli etmişti. Serkan!
Bi kere benim dayımlar karda maç yapmışlar da dayım kafasını yarmış. Yeaa
- hay dayın kafasına.. yok abi bize bişi olmaz. (Hemen çürütüyordum onun kehanetlerini)
Olum Ahmet amcanın oğlu Ali var ya , karda maç yaparken kaymış da ayağı kırılmış geçen sene. Yeaaa.
-Hay Alini ayağına.. Biz düşmeyiz olum. Onlar ayağına poşet takmışlar ayakkabı ıslanmasın diye
Hem karda maç yapınca top meme yapıyormuş, üstü soyuluyormuş topun oğlum.
Küçük Emrah gibi hayata karamsar bakan bu veletin kendisi bi zati oyunlarda yer edinemediği için oyun oynayanların keyfinin içine etmek de onun bir oyunuydu. Başarılıydı da pezevenk. Ama ben daha hırslı ve istekliydim. Aylardır hayalini kurduğum ‘kar maçı’nı bu tipsiz gergedan yüzünden erteleyemezdim.
Günlerimi kar maçının hayalleriyle geçirirken, takımlar kuruyor, kağıt üzerinde eşleştirmeler yapıyor, güçsüz olduğunu düşündüğüm çocuğu karşı takıma veriyordum. Topun sahibini kendi takımıma alırken, karşı tarafa da güçlü birilerini koyuyordum. Günler geceleri, geceler günleri kovalarken bir sabah uyandığımda her yer bembeyazdır. Sizde de var mı bilmiyorum ama kimsenin ayak basmadığı tertemiz yerlere ilk giren olmayı hep çok istemişimdir. Hatta birisi karın o ahengini benden önce bozarsa sinirimden maraz çıkartırdım.
Giyinip hazırlandıktan sonra, kendimi Ömercik gibi vurdum sokaklara. Tam planladığım gibi olmasa da takımlar kurulmuş, kaleler hazırlanmış top havaya dikilmişti. Yere düştüğü an başlayacak maç bu maçı ne kadar da çok beklemiştim yarebbi! Bir kaç havaya dikme denemesinden sonra oyun başlamıştı. Paslaşmanın minimum , kaleye şutların maksimum seviye de olduğu bu klasik maçta, kendini olur olmadık yerde şuursuz kelebekler gibi yerden yere atarak, auta giden toplara uçma fiiliyle müdahale etmeye kalkışarak oyuna heyecan katıyorduk. Çelme takmanın faul sayılmadığı, yere düşünce ‘faul yaptın lan’ diye bağrışılmadığı, hatta topsuz alanlarda kedini yerden yere atan dengesiz tiplerden oluşan bu maç ta tek eksik goldü. Sınırlı sayıda kaleyi bulan şutun olduğu böyle maçlarda maçın bitiş düdüğü anne sesiydi.
Oğlummm! Islandın gel artık!
Balkondan bu sesi ilk kim çocuğuna doğru ulaştırırsa maçı da bitirmiş oluyordu. Zaten donuma kadar ıslanmıştım bu yetmezmiş gibi de vıcık vıcık olan çoraplarımı ayağımdan atmıştım. Çamaşır makinesinden yeni çıkmış gibi duran bere, eldiven ve tişörtüm o kadar ağırlaşmıştı ki, bata çıka bata çıka yürüdüğüm saha da artık sadece bata bata ilerliyordum. Evet. Vücudum ıslak ve ağırdı. Çok mutluydum. Oyunun başında, havada süzülen bir kuş edasıyla, ayaklarımız arasında kayıp giden top, oyunun sonuna doğru adeta içi taşla doldurulmuş, kar topu şeklini almıştı. Topa vurmak isteyeceğimiz en son şeydi. Her topa vuran ‘anammm! Ayağımmm!’ Diye bağırırken soğuktan sızlayan ayağını hissetmiyordu.
Derken kimsenin topa gitmediği, herkesin durduğu yerde, bataryalarında kalan son dilim şarjla hareket ederek birbirine kar topu atmaya başladığı ve ıslanmak sözcüğünü donuna kadar hissettiği o zaman diliminde, gözüm balkondan bize bakan Serkan’a ilişti. Kehanetlerinin tutması için adeta Allaha yalvarıyordu sanki. Zafer benimdi. Kimseye bir şey olmamıştı. Derken Cengiz, kafasına gelen taşlı kartopuyla yere yığıldı. Serkan’ın suratında bir gülümseme, gördün mü yavruuuu der gibi bir ifade alırken, Cengiz’in gözünden akan yaşlar daha yere düşmeden donma kıvamına geliyordu. Ben ufaktan voltamı aldım. Zaten bitmiş bir maçın son demlerindeydik. Eve girdiğimde her yerim ıslaktı. Parmak uçlarım, kulaklarım soğuktan düşecek gibiydi. Annem de bir şok ifadesi. O ifadeyi atlattıktan sonra benle ilgilendi.
Bir hafta hasta yorgan döşek yattım. Hem okuldan yırtmıştım hem de maçı mı da yapmıştım. İyileştikten sonra dışarı çıktım. İnceden kar yağıyordu. Cengizi buldum. Muhabbet ederken konu döndü dolaştı oyunlara geldi. Kafası yarık Cengiz’e 'len hadi kızakla kayalım' diye kar da yapılabilecek aktiviteleri saymaya başlamıştım ki Serkan lafa karıştı;
Olum benim abim küçükken kızakla kayıyomuş, duramamış da arabaya çarpmış…
‘Hay senin ağbinin mnkoyim emii… adamda heves bırakmadın lan pezeveng’
Diyemedim tabi
Ama bir şey de demedim. Zira kafası yarık Cengiz bu sefer bana inanmazdı…
Arkadaşlık bağları esnek ve kaygandı o zamanlar. Cengiz’le Serkan atari oynamaya giderken ben de ufaktan voltamı aldım eve doğru….

ALKOLİK KUŞLAR

26 Aralık 2008 Cuma

video

AMA...


Üşüdüm. üşümem yalnızlığımla birleşince kendimi çok güçsüz hissettim. Yalızken, aynı anda hem üşüyüp hemde güçsüz hissedince ne yapacağımı bilemedim. Bazen gizli gizli ağlamalar çare olmuyor, yalnızlığı bir yorgan gibi benimseyen bedenime. Ne içimden ne de başka bir yerimden bir şeyler yapmak gelmiyor. Düşünme mekanizmamın üretebildiği tek şey seni düşünmenin envayi çeşit yolları. Her türlü aklımdasın...

Seni düşünmenin beni güçsüz kıldığını, beni düşünmenin de seni mutsuz kıldığını bildiğimden olsa gerek daha bir içerliyorum sensizliğime. aşkı dünyanın herhangi bir faiş ürününe indirgeyerek seni basitleştirmiş olmaktan korksam da harbiden soğudum hayatımda ne varsa. Sanırım sana ait bir sürü şey barındırıyorum dünyamda. dünyam mı dedim? daha doğrusu ufak ve kompleks olmayan gezegenimde.
herşey güzel sanıyordum. zaten ben hep böyle sanmalara kurban gittim. ne güzel oturuyoduk, nerden çıktı şimdi gitmek diyemededim. 'Ama'lar' ağzımı doldurdu. 'Ama,ama,ama...' Çözemedim. Araya 'seni seviyorum ben ya, gerçekten bak. çok seviyorum' ları sıkıştıramadım. Ama diyip durdum türkçeyi yeni örenmiş bir tursit bilinçliliğinde...
keşke diyebilsydim sana gitme! gitme kal! böye iyiydik be...
Ama; sen gittin ben kaldım, ben yoktum sen vardın...

ŞanSıma Şaşırırsın!

25 Aralık 2008 Perşembe



Belki imkânsız gibi görünse de,

Bildiğimi belli etmeden öyle sakince izlemeyi de bilirim..

Şunu da yapar dediğini hissederim,

O an yaparım, şaşırırsın..

Hiçbir zaman benim olmayan sevda yaramı,

Onurumla taşırım.

Sabrıma hayran olur, sabırsızlığıma şaşırırsın..

Çözülmeyecek kadar karışık görünür,

En zor düğümleri çözer zaman,

Kendine zorla düğüm atar kederim,

Öyle bir gülerim ki; şaşırırsın..

Alışkanlığımı belki de kötüye yorarım,

Olmayanı var görmem ondandır,

Olmadığını fark ettiğimde zaman geçmiştir,

Ben kaderime yanarım,

Şansıma şaşırırsın..

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (9) şansıma şaşırırsın


İnsanın yapabileceklerinin, sahip olduğu bünyeyle sınırlı olduğunu düşünenlerdenim. Böyle bir genelleme yaptım ama herhalde vardır böyle düşünen birileri. Yoksa da ben böyle düşünüyorum. Nasıl ki Ümit Davala gaza gelip kaset çıkardıysa ben de o derece gaza gelebilme yeteneğine sahiptim.Bir nevi gaza gelen adamın dramı niteliğinde.( bu arada gaza gelen adamı dramı! Köşesini başlatıyorum)
Ankara’ya yağan kar lapa lapa kıvamında olmasa da,çatıları ve arabaları beyaza boyayabilecek yoğunlukta.Yapmaya çalıştığım onca şeyi hızlıca, powerpoint sunumu halinde gözlerimin önünden geçiriyorum. Çocukluk,ergenlik,yetişkinlik dönemlerime it bazı anılar. Yağan karı izliyorum bir yanda da camın önünde ( ne cam mı! Pencere olmasın sakın o). O an telefonum çaldı ve arayan bilader olarak ekranda görünen bizzat da biladerim olan ağbimdi. Kar yağınca sanırım onun da anılarla olan iletişimi yoğunluk kazanmıştı ve anılarında pek fazla yer almayan birini yani beni aramıştı. Sürekli okumak bahanesiyle evden uzaklarda olduğu için fazla bir paylaşım gerçekleşmemişti aramızda.
Kar yağıyor lan baliç!
Cümlesi kulaklarıma uğradığında ağzıma da bir gülümseme uğramıştı. Onları kabul ettikten sonra bünyemde;
Hadi ya! Ciddi misin? Diye sorabildim, yağan karı izlerken. Samimiyetsiz bir cümle farkındaydım ama söyleyecek bir şey bulamadım.
Ohooo. Uyan olum. Uyan da bir dışarı bak. Kar yağıyor.
Yağsın berekettir.
Sus lan seni gidi baliç seni
Senin mususiliğini de biliyorum olum ben…
Neyse hadi! Akşam bize gel yengen mantı yapacak.
Bakarız.
Bu konuşma da benle özdeşleştirmeye çalıştığı Baliç futbolu bıraktı, benim onu özdeşleştirdiğim Mususi ise hiv virüsünden öldü.
Bursasporun o zamanlar var olan intertoto kupasında, ki şimdi adını söyleyince sürpriz yumurta kupası gibi bişiymiş lan bu dediğim kupa da, fırtınalar estirdiği dönemdi. Musisi Baliç, Ercüment 3 lüsü. Efsane olmuşlardı daha o zamandan. Türkiye’nin Bingöl’ünün Genç ilçesinde yaşadığım o dönem de yağan kar; şimdiki gibi sadece bir şeylerin üstünde beyazlık yapmaktan öteye geçip dışarıda var olan ve boyu 1,5 metreden kısa olan her şeyi görünmez kılabilecek nitelikteydi. Evden dışarı çıkmak saçmalıktan öteye gidemezdi zira bir gün öncesinden kar maçı denen o dünyanın en zevkli oyununda kavga eden 2 kardeşin ertesi gün dışarı çıkması yasaklandığı gerçeği de olduğuna göre ağabeyimle evde takılmak bir zorunluluktu. Sıkılan bünyelere iyi gelen yegane şey ise, salonun kapısı kapatıp, ayaktan çıkarılan çoraplarla oluşturulan küçük ve kokulu topla, kanepelerden yapılmış kalelerle halı maçı yapmaktı. Dün akşamdan kalan, televizyondan izlenen Bursaspor maçının gazı da hala içimizdeydi. Kıyasıya yapılan bir maç. Ağabeyim ‘ mususi, mususiii mususiiii ve golllll’
Diye bağırırken ben;
Baliç baliççç baliiççç ve koydu çocuğu baliççç
Diye İnliyordum. Adeta kendini kaybetmiş iki deli gibiydik. İçimizdeki gaz o kadar büyüktü ki hala bize enerji depoluyordu. Biraz sonra ağbimin attığı bacak arası golle maçı kaybetsem de ağabeymin sevinçten ağzından tükürükler çıkara çıkara ‘ mususiiiii, mususiiii’ diye bağırmasına kahkalarımla ortak olmuştum. Hızlıca yerde timsah hareketine geçip evin içinde dolanmaya başlamıştık. Salon bizi kesmediği için, oradan ara hole, oradan yatak odasına oradan da küçük odaya doğru timsah sevincini evin içinde icra etmeye başlamıştık. Mutfaktan çıkıp bizi gören annem, böyle 2 tane salağı nasıl olurda doğururum dercesine kala kalmıştı. Sonra çok çevik bir hareketle eli ayağına gitmiş, mübarek terliğe ulaşmış, ve o terlikte bize doğru fırlatışa geçmişti bile. Hemen olay yerinden kaçmayı başarmıştık.
Tüüü allah cezanızı vermesin. Azık açında kitap okuyun!
Arkamızdan bizi takip eden cümle buydu. Derken kanepeye oturdum. Ağbimse tv nin başına geçmişti.
Aptal bir çorap maçı daha bitmişti. Kaybedenin olmadığı bu maçlardan geriye diz kapaklarımdaki halı izlerinden başka bir şey kalmamıştı. Ankaraya kar yağıyordu, etraf beyazlaşıyordu yavaş yavaş ve ben evde tek başıma timsah sevinci yaptım adeta deli gibi ‘ baliçç baliççççççç baliçççç’ diye bağırarak….
aha da size musui ve baliç'in timsah sevinci

_2_ hangi uç senin ki?

24 Aralık 2008 Çarşamba

Biri yazar biri siler,
Biri yazar biri bozar,
Biri yazar biri okur,
Biri okur biri dinler,
Biri dinler biri söyler
Biri çizer biri bakar
Biri diker biri giyer
Biri izler biri oynar
Biri gizler biri bulur
Biri doğar biri ölür
Biri gider biri gelir
Biri sever biri söver
Biri sevilir biri özenir
Biri becerir biri yeltenir
Biri ağlar biri güler
Biri gider biri kalır
Biri darılır biri sarılır
Biri aşktır biri meşktir
Biri tektir biri çifttir
Biri özeldir biri genel
Biri öper biri ısırır
Biri sorar biri cevaplar
Biri intihardır biri yaşam
Biri seçenektir biri düzenek
Biri arkadadır biri önde
Biri elma biri ayva
Biri sende biri bende
Hadi yiyelim afiyetle…..

BU DA MI GOL DEĞİL ABİLER!

23 Aralık 2008 Salı


Herkesin hikayesi vardır. yaşanmış,yaşanan ve yaşanacak olan. yaşanmamış her hikayeyi sahiplenebiliriz, çünkü en azından yaşayabilme olasılığı omuzlarımızda asılı duruyordur ve her an omuzlardan inip bizati hayatın ortasında, hikayenin içinde yer edinebilirsiniz. Ansızın
Hiç bir hikayeyi, sonunu merak ederek yaşamamalı insan, merak edilen sonlar, diken üstünde oturma kıvamında rahatsızlıklar verir insana. akılda hep merak. Merak ki yaşanan andan zevk almayı engelleyen yegane histir. Hikayenin sonunu bilmekse, sıkıcılıktan öteye geçemez.
Hep başkalarınnın hikayeleriyle büyütülmekten kendimi başkası gibi hissetmeye başladığımı düşünüyordum oysa başkalarının bana anlatılan hikayeleri çoğu zaman benim hikayelerimin, ancak bir cümlesi olabilrdi.
Ama bazı sonlar da vardı ki sadece o sonları yaşamak için kocaman bir hikayeyi yaşamaya, izlemeye,dinlemeye razı gelebilirdim. ne kadar sıkıcı veya ne kadar heycanlı olduğuna bakmaksızın.
Kendi hikayemden bahsedecek değilim ama SAHİPLENMEK İSTEDİĞİM BİR SONdan bahsedebilirim.
yaşayamasakta izleme ayrıcalığıyla...
BEN OSMAN, OFSAYT OSMAN...

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (8) Sahip çıkabilmek

22 Aralık 2008 Pazartesi


Bir telefona sahip çıkamadın mı? Hayret bir şeysin ya.

Vay be. Uzun zaman olmuştu, yüzüme doğru aşağılama ve kızgınlık tonunda gönderilen, ‘bir şeyine de sahip çık’ cümlesini duymayalı. En son ne zaman duyduğumu hatırlayabileceğimi sanmıyorum. Öyle bir olasılığın var olması demek benim ‘Rain Man olmam demek ki bu da mümkün değil.

‘Ama ben, bayıldım yaa, şeyy, düşmüşüm sonra, yani uff acıyor her tarafım ama bilmiyorum ya, gitmiş telefon’

‘Bırak allahaşkına, bir telefona sahip çıkamadın işte. Şimdi de gelmiş bahaneler uyduruyorsun. Şaşkınsın sen. Şapşal.

Çok kızmıştı. İnanılmaz hem de. Ama kızınca daha bir güzel oluyordu. Belimin ağrısını, başımın zonklamasını unutuyordum onun kızgınlıktan şekil değiştiren yüzüne bakınca. Gidip elini tuttum. Hala bir şeyler söylüyordu ve ben biliyordum ki sevdiğine bir şey olmasından çok korktuğu için öfkesini böle yansıtıyordu. Pskoloji de buna karşıt tepki geliştirme denir ve sevdiğim kandın benim için karşıt tepki geliştiriyordu. Kafamı omzuna koyduğumda tüm acılarım geçmişti. Cennetimdeydim ben. Onun omuzlarında. Huzur ve aşk doluydu. Her nefes, her koku, her ter damlası, her an… onun yanında olmak iyi gelmişti bana.

Birden çok uzaklardan bir ses işittim. Her yer karanlıktı. Gözlerimi biraz kırpıştırdıktan sonra zifiri karanlık, yerini beyaz bir boşluğa bıraktı. Beyaz boşluk yerini silik bir dünyaya, silik dünya ise yerini bir kadın ve bir çocuğun bulunduğu küçük bir odaya…

Bu kaçıncı? Bu kaçıncı kalem oğlum! Diye haykırıyordu annem. Ben ise annemin neden kızdığını anlayamıyordum. Saf saf bakıyordum gözlerinin içine. Cennetimdi orası ve sanki başka hiçbir yer bana annemim gözleri gibi huzur vermeyecekti. Bir kaleme sahip çıkamadın mı? Hayret doğrusu.

Her kalem kaybedişimde bu cümleyi duydum annemden. Değişik duygu yüklenmiş ses tonlarıyla. Ben ise anlam veremezdim annemim tepkisine. Küçücük ellerimle küçücük kulaklarımı kapatır annemin söylediklerini duymamak isterdim. Bu bana oyun gibi gelirdi. Annemle evin içinde köşe kapmaca oynardık ve yakalanırdım nihayet ve her nedense hep aynı yerde. Annemlerin yatağında. Kocaman havuz gibi görünen o yatakta. Sarılırdı bana ellerimi kulaklarımdan çeker, yanağımdan öper ve her şefkatli anne gibi, şefkat dolu ses tonuyla ‘ lütfen oğlum kalemine sahip çıkmayı öğren artık’ derdi. Kaleme sahip çıktığım zamanlar annem beni kovalayıp, kulağıma bir şeyler fısıldamazdı. Belki de küçücük beynimde böle bir düşünce yer ettiğinden kalem kaybedişlerim hep devam etti benim. Hatta üniversite de bile. Kendime kalem alırken annemi arardım. Napıyorsun demesini bekler, o soruyu sorunca da ‘kalem alıyorum’ sınava gidicem. Derdim. Ve beklerdim. ‘ bir kaleme sahip çıkamıyor musun hala’ ‘ayıp be oğlum.’ İşte o kutsal cümle. Yüzüme oturan gülümsemeyi hiçbir şeye değişmezdim. Daha sonraları ‘ bir kaleme sahip çıkamıyor musun?’ cümlesi, bir kitaba, bir topa,bir oyuncağa, bir ayakkabıya bir arkadaşına, gibi değişik nesne ve kişilerle kurulmaya başlamıştı. Yaşım ilerliyordu ama benim sahip çıkamayışlarım devam ediyordu. Pek umursamıyordum sanırım kaybettiğim şeyleri. Kaybetmek pek de kötü bir şey değildi benim için. Her kaybediş, yeni bir kaybediş için başlangıç oluyordu.

Bir oyuna dönüşmüştü sanırım bu. Kuralları bilmeden belirlenmiş, bilmeyerek oynanan bir oyun. Ama hangi yaşta olursa oldun oynanan bir oyun. Sınıfta, okulda, dershanede kaybedilen kalemler,silgiler, kalemtraşlar, kitaplar, not defterleri…

Hep oyun alanlarında unutulan oyuncaklar, çelik çomaklar…

Gezmeye gidilen evlerde unutulan eşyalar…

Piknik alanlarında bırakılan ipler, toplar…

Arkadaşlara kaptırılan, tşörtler,saatler….

Plajlarda unutulan havlular, gözlükler, zıpkınlar…

Ara sıra kaybedilen ehliyetler, kimlikler…

Her zaman ve her yerde cepten düşme potansiyeline sahip paralar…

Ve çok saçma yerlerde unutulan cüzdanlar…Hepsini, genellikle yüksek tonda söylenmiş

‘Sahip çık şu malına’ şeklinde cümleler olarak buldum birilerinin dudaklarında…

Annemle bulunduğum küçük oda silik bir dünyayla, silik dünya yerini beyaz boşlukla, beyaz boşluk zifiri karanlıkla yer değiştirdikten sonra gözlerimi açtım.

Çok uzun sürmemişti O’nun omzunda uyumam ya da kendimden geçmem.

Kafamı kaldırdım

‘ Annemi gördüm rüyamda’ demek için…

‘Çok sorumsuzsun’ dedi.

‘Neden’ diyebildim? Ne duyacağımı bilerek.

Bir telefona bile sahip çıkamıyorsun dedi.

Gülümsedim. Çocukluğumdaki gülümseyişimin aynısıydı. Ve ekledi’ neden bayılıyorsun ya’…

Hobimdir, maça gidip bayılmak, sonra da telefonumu çaldırmak diyecektim ama diyemedim.

Kulaklarımı kapadım büyük ellerimle. Gelip sarılsın, yanağımdan öpüp kulağıma o şefkatli, aşk dolu sesiyle ‘daha dikkatli ol aşkım’ desin diye.

Arkasını döndü gitti. Ellerim kulaklarımda kalmıştı, sahip çıkamadığım onca şeye rağmen kulaklarıma sahip çıkmak istercesine bastırdım ellerimi.

Çok acıdı, hem gidişi, hem kulaklarım…

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (7) yaktın beni rafet el romano..

17 Aralık 2008 Çarşamba


‘Fazla kalemi olan var mı?’ diye sorduğumu hatırlıyorum sınıfa girince. Ve kafalarını sınav kağıtlarına gömmüş öğrenci kılıklı öğrencilerden hiçbir tepki gelmezken, en ön sırada oturan ve aslında bu sınavda değil de bir masalda olması gereken ‘O’ kafasını kaldırıp bana baktı. Aşağı doğru eğilmiş 25-30 kafanın içinden bana doğru bakarken hemen önünde duran ve normal bir kızı çok itici yapabilen, üzerinde bir sürü anahtarlık vari şakır şukur ses çıkarabilen şeylerle dolu, kalemliğinden yeşil renkli 05 kalemini havaya doğru kaldırıp bana göz kırpmıştı göz kırparken ve kalemi bana verirken ‘Gel bebeğim, ben de var. Değil kalem istersen ömürüm senin olsun’ der gibi baktığını düşündüğümden olsa gerek bir anda içimde bir heyecan, ellerimde bir terleme, sesimde bir çatallaşma oldu. Evden çıkarken, Emrah’ın ‘lan olum git ne olacak sanki altı üstü sınava gireceksin. Eşofmanla almıyorlar mı bu sınava?’ dercesine bana bakarken, bayık gözlerinde aslında bir anlam yok tu sanırım.Bana bir şey demeye çalışmıyordu. Hatta demiyordu. O yüzden cevap vermemişti ‘ kanka eşofmanla gideyim mi sınava?’ sorusuna. Ama ben sanırım bugün gözlerde ki bakışlara fazla anlam yüklüyordum.
Eşofman denilemeyecek olan eski, yerde oturmaktan dizleri çıkmış rengi solmuş bu eşofmanımla O na doğru ilerledim ve bana uzattığı kalemi alırken elinin elime değmesinin bir anlamı olmalı dedim. Bu bir film sahnesi olsa fonda hangi müzik çalardı? Gerçi müzik yönetmenine göre değişirdi ama bence Dido’nun -white flag- şarkısı iyi gidebilirdi. Boncuk gibi kapkara gözleriyle ne de güzel bakıyordu. Elleri de yumuşacıktı. Gerçi sadece sağ işaret parmağı değmişti ama büyük ihtimalle yumuşaktır. Gibi salak saçma düşüncelere dalmıştım ki, sınavın bittiğinin farkına varabildim. Kağıdı toplayan çocuğa kağıdı verirken, gözlerim O nu aradı ama, ben sağ çaprazımda ki koca kafalı çocuk yüzünden O’nu göremediğim için O’na bakmayı bıraktığım zaman çıkmış olmalıydı sınıftan. Koca kafalı çocuğa sinir olarak sınıftan çıktım. Sınav sonrası tartışmalarına beni de dahil etmek isteyen birkaç arkadaştan kurtulduktan sonra bir telaşla O’nu aradı gözlerim. Sınavın olduğu kata, bir üst kata, bir alt kata, tüm binaya baktım. Bir süre kızlar tuvaletinin önünde pusuya yattım olmadı hocanın kapısında dikildim giren çıkanı izledim olmadı. Okulda ki 3 kafede yarımşar saatten 1 buçuk saat geçirdim ama nafile. Yoktu. Zaten sanmayın ki onu ararken kazara bulsam bir yerde ya da görsem gidip konuşacağımı, muhabbet açacağımı. Yok öyle bir şey. Yapamazdım ama nedense onu aradım. Olmadı.
Durağa geldiğimde kalabalık kız grubunu gözlerimle taradım ama burada da yoktu. Elimde akbilim, cebimde O’nun yeşil kalemi, kıçımda eşofmanım eve döndüm. Hemen pc yi açtım. Kendimi şarkılarla ifade etmeliydim Emrah’a. İçerden geldi bir müddet sonra. Ne oldu? Aşık mı oldun? demesini, ben de pek istemiyorum böle konuşmaları ama arkadaşımsın yapacak bir şey yok havalarında ‘ evet aşık oldum’ demeyi umarken, ‘ kıs olum şunun esini, apartmanı ayağa kaldırdın’ dedi ve tv yi açtı. Zaten duyarsız bir vatandaş olduğu için ben kendi dünyamda O’nu düşünmeye başladım. Akşam nedensiz bir şekilde şiir yazdım O’nun kalemiyle. Ve aynı akşam adını boş kağıtlara yazıp durdum yine O’nun kalemiyle. Sabah olmasını bekledim uyumadan. İçimdeki heyecan, onunla konuşma provalarımda adrenaline dönüşüyor ve tüm vücuduma sahip oluyordu. Uykusuzluk değil de O’nunla kuracağım diyalog beni çok korkutoyordu. Ama elimde tuttuğum yeşil renkli 05 kaleme çok güveniyordum. Bütün umudum bu kalemdeydi.
Nihayet okula gitme zamanı gelmişti. Sabah ki dersten çıkınca hemen kantine gittim. Kahvemi içerken yavaş yavaş dolmaya başlayan kantinin kapısından içeri girdiğini hatırlıyorum.sonra da kahvemi döktüğümü, defterleri yere düşürdüğümü. Büyük bir utanç. Kalkıp müzik kutusuna yöneldim, cebimdeki bozuklukla Rafet el romanın ‘sakla beni’ şarkısını seçtim ve doğru zamanın gelmesini bekledim. Ama şarkı bir türlü çalmıyordu. Kalktım bir kere daha seçtim aynı şarkıyı. Duygusal yoğunluğu tavan seviyeye çıkartıp, elimdeki aşk okunu tam kalbine saplamalıydım. Beklemek eziyete dönüşmüştü. Sanırım beni uzaktan izleyen birileri varsa o an gülmekten yarılıyorlardı ve ya delirdiğimi düşünüp endişeleniyorlardı. Elimi cebime atıp yeşil 05 kalemi çıkardım ve kendi kendime sıkıca kavrayak ‘ pardon kalem senin. Dün ben de kalmış. Bu arada ben emre’ diyip masasına çöküyorum dedim. Plan bu. Çok basit. Ayağa kalktım, yavaş adımlarla ilerliyorum, kendimden emin görünerek ve tüm titremelerimi içime atarak yürümeye başlıyorum. Yer kayıyor sanki ayaklarımdan. Fon müziği ‘ kış güneşi’ yanlış zaman… yanlış insan.. tutunmak imkansız bıktım… alnımın terlediğini hissediyorum ama yapacak bir şey yok. Artık masasındayım. Ayakta dikiliyorum. Üstümde eşofmanım olmadığı için olsa gerek tanıyamadı beni. Şaşkın ve lütfen defol dercesine bakıyordu sanki ya da ben bugün yine bakışlara yanlış anlamlar yüklüyordum. Konuşamadım. Bakıyordum sadece. Yeşil 05 imdadıma yetişti. Uzattım. Elimdeki terden olsa gerek ıslaktı kalem. Uzattım. ‘Senin bu’. ‘Dünden bende kalmış’ diyebildim. Çatallı ve kısık bir ses tonuyla. Aldı kalemi. Gülümsedi sadece. Çalan telefonunu açtı.
- Efendim aşkım…
Arkamı dönmem uzun sürmedi, yavaş yavaş geldiğim masadan kendi masama koşarak gidiyordum adeta. Çok uzun sürdü. Oturabildim nihayet. Terlemiştim, korkmuştum, utanmıştım, kızmıştım… kendime gelmem uzun sürmedi. Dizlerime güç gelmişti tekrar. Kapıya doğru ilerlerken arkadan Rafet’in sesi geliyordu; Sakla beni sar kuytularında Salla serp savur rüzgarlarınla Dolayıp tut beni kanatlarında Besle beni yar yudum yudum aşkla…
Yanlış zamanda gelen şarkının taaa …
telefonda aşkım dediği aşkısıyla el ele otururlarken eşlik ediyorlardı benim seçtiğim şarkıya. Derse döndüm sonra. Hani lan kahve alacaktın? Dedi Emrah.
Ben olmuşum kahve, al beni iç dedim. Gülüştük.
Akşam sahile gidelim mi? Diye sordum Emrah’a
Ne o aşık mısın lan? Dedi.
Ne bu şaka mı? Her türlü replik ve şarkı hayatıma geç mi gelecek benim diye düşündüm.
Ne aşkı olum diyebildim sessizce. Aşk benim neyime…

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (6) Taso

15 Aralık 2008 Pazartesi


Sokaklarda bir mal gibi dolaştığım,şuursuzca ve amaçsızca, sadece gitmiş olmak için gittiğim herhangi bir mahallede; biraz korkarak, biraz dayılanarak, biraz imrenerek, biraz şükrederek gezindiğim o güzel yıllardı.
İlkokul zamanım. Kayseri’nin hala binalar tarafından istila edilmediği yıllar. 5-6 apartmanlı polis lojmanları. Şimdilerin site versiyonu gibi bir şey. Kapısında her daim uyuyan ara sıra büyük ağabeylerin, içinde uyuduğu kulübenin camlarına atılan yumurtalarla uyanan bir bekçi, etrafı dut ağaçlarıyla çevrili, yollarında parkalrında bina girişlerinde bırkılmış bisikletler, toplar, ipler ve o lojmanda yaşayan bir sürü kuş beyinli çocuk. Ve sanırım en büyük kuş beyinli olanı da bendim.
Elimde yarım ekmek, içinde salça sürülü ve üzerine pul biber serpiştirilmiş. Büyük bir zevkle yiyorum. Annem balkonda yan komşuyla konuşurken, ben ekmeğimi sıkıca tutup, evden çıkıyorum. Aşağı indiğimde ekmeğin yarısı bitmek üzere. Bizim bloğun hemen karşısındaki çimenlik alana oturdum. Ve sadece çocuklara ait bir iletişim sistemi olan ve adını koyamadığım görünmez iletişimle, arkadaşlarıma ‘ hadi ben geldim. Çabuk ol’ dercesine bakıyorum etrafıma ve biliyorum ki çabuk olacaklar. Çok geçmeden, yan bloktan Furkan geliyor. Nerde kaldın olum! diyorum. Sanki bu saat de buluşmaya sözleştik de o geç kaldı havalarında ve bu hava bir tek ben de yoktu o zamanlar. Her çocukta olan bir şeydi. Susuyoruz, ben salçalı ekmeğimi, o ise sana yağ+toz şeker kombinasyonlu ekmeğini yiyor. Biraz bekledikten sonra, susuzluğumuzun farkına varıyoruz. Hala gelmeyen arkadaşları evden çıkarmak bizim üzerimize kalıyor ve sanırım bugün iletişim sistemimiz çalışmıyor. Önce bizim bloğun 1 katının kapısını çalıyoruz. 1.katlarda oturanlar bilirler, gündüz ve ya akşam ansızın kapı çalıyorsa, bu susamış bir çocuk grubudur. Kapıyı açan teyze bunu deneyimlemiş olduğu için bize sürahi ve bardak uzatıyor. Ama içimiz rahat. Çünkü bu bir alışveriş. Bize şimdi su veren teyze yeri geldiğinde bizden bakkala gitmemizi isteyen ya da poşetlerini evine çıkarmamızı isteyen ya da ona misafirliğe gelmiş birinin çocuğuyla oyun oynamamız isteyen sevimsiz birine dönüşebiliyor. Sanırım saf çıkarcı bir ilişki bu 1. kattakilerle, çocuklar arasında.
Suyu içtikten sonra, sen Aydın’ı çağır, ben Murat’ı diyor Furkan. Cüssece biraz benden iri olduğu için en uzak bloktaki arkadaşı çağırmak bana düşüyor tabi. Gidiyorum aydını çağırmaya. 5 dakika sonra buluşuyoruz. Çimenlik te. Biz oraya öyle derdik. Aydın, cebinden çıkardığı, turbo sakızından çıkan araba kağıtlarından oluşturduğu desteyi saymaya başlıyor. Furkan ise çok az olan turbo kağıtlarını aydına veriyor ‘ Al lan bunları da ekle’ . Murat da Ben de asıl olayın bilyede bittiğini bildiğimiz için ceplerden taşan, donumu ayaklarıma kadar indiren, sürekli sağa sola dökülüp, onları toplamakla ömür tükettiren bilyeleri artık orta büyüklükte bir gofret kutusunda biriktiriyoruz ve bu kutu bir gün ben de bir gün onda kalıyor. Orda öylesine elimizdeki hazinelerle zaman geçiriyoruz. Bir müddet sonra, lojmanın veletleri aşağı inmeye başlıyor. Kimi elinde top, kimi topaç, kimi lastik, kimi çelik çomak, kimi bisiklet, kimi taso, kimi ip, kimiyse sadece yarım ekmek. Hemen cepleri yana doğru şişmiş veletleri gözümüz arıyor. Fırlatılmaya hazır birer torpil gibi fırlıyoruz oradan, birer ikişer ütmeye başlıyoruz çocukları. Kuyu, üçgen, mors, baş… Her türlü misket oyununu icra edip sahada toplanan biraz büyük ağabeylerin yanına doğru koşuyoruz.
Onlar takımlarını kurmuş maça başlamak üzereyken, biz de belki adam eksiktir de oyuna girer, daha sonra ‘olum ben ağabeylerle maç yaptım lan geçen gün’ demeye bahane bulur, ya da yaşıtlarımız maç yaparken ‘lan bu çocuk ağabeylerle oynadı onu biz alalım’ demelerini ve kabarmayı bekleriz. Maç bitip de ağabeyler dağılınca hemen bir takım kurduk. Az önce ağabeylerle oynayan Furkan’ı biz almıştık ve kesin maçı kazanacaktık. Maç başladığında kalede, biraz sonra defansta ve en sonunda da ‘ olum ben kaç saattir defanstayım lan, artık forvet olacam. Hoop gel sen defansa’ diyerek forvetteki yerime geçmiştim. Ve az önce eşek gibi golleri atamayan bu çocuk şimdi defansta adeta bir Bülent korkmaz olmuştu sanki. ‘ ya alahını seven defansa gelsin ya! Tek başıma öldüm lan!’ diye haykırıyordu.
Maç vura kıra, salya sümük, taçtı değil di, kornerdi değildi, fauldü değildi, tartışmalarıyla ha bire bölünerek devam ederken, birden gözüm bizim balkona takıldı. Annem! Havaya baktım. Oysa daha akşam ezanı da okunmamıştı, zira biz lojmanca akşam ezanı okundu mu eve kapanırdık. Çok mu dindardık? Hayır. Neden bu sistem? Bilemiyorum.
Annemim bana baktığını anladım. Bir radar gibi beni arıyordu gözleri. O sırada bana gelen pası değerlendiremeyince hemen defansa çağrıldım. Aha Bülent korkmaz şimdi de hakan şükür oldu! Defans iyiydi. Annemim görüş alanında değildim ama bir süre sonra başka bir çocuk, Mıstık! Annen çağırıyoo diye inledi. Amacı beni çıkartıp kendini oyuna dahil etmekti. Ama ben yemedim bunu. Duymamazlıktan geldim. Bu sıra da topun sahibi velet, bu ne yaa ben oynamayacağım verin topumu ben gidicem! Annem çağırıyor! demeye başlayınca çok sinirlendim. Koştum orta sahaya aldım topu elime, zira artık futbol oynanmıyordu sahada. Kimse ne yaptığını bilmiyordu. Elime aldığım topu bodozlama diktim havaya. Al lan topunu! Diye bağırırken, herkes, topun peşinden giden çocukla beraber dağıldı sahadan. Kale direğinin dibinde yığılmış giysilerden bana ait olan kazağı bulup giydim ve direğin dibinde bıraktığım tasolarımı sayarak eve doğru ilerledim .bir yandan annemim sesi, bir yandan da ezan sesi duyuyordum havada. Ve evlerine koşuşturan çocukları görüyordum etrafımda…
Sessiz bir sokaktı burası ve fark ettim ki artık sokaklarda değil çocuklar Ankara’da. Hiç, bir gün öncesinden unutulmuş, taştan kaleler yok ortalıkta, ya da sek sek çizili kaldırımlar. Hiç çocuk sesi duymuyorum ben sokaklarda veya onları eve çağıran anneler balkonlarda. Evet sessiz bir sokaktı burası. Küçük bir yeşil alan vardı, bizim çimlik gibi. Dikildim orada. Bekledim belki Furkan gelir elinde ekmeğiyle diye. Gelen olmadı. Üşüdüm. Evime giderken ilk gördüğüm çocuğa soracaktım ‘nerdesiniz lan siz’ diye. Ama içimde kaldı soramadım. Eve gelince balkondan bağırdım, furkannn! Evladım nerdesin!..

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (5) Çotanaklar

12 Aralık 2008 Cuma


AYAĞA KALKMAYAN ‘ORDU’ LU OLSUN
Stada girdiğimizde maçın başlamasına 10 dakika vardı. Deniz manzaralı kale arkası tribünden tanesi 5 ytl ye biletlerimizi alıp maça girdiğimizde, işte stadı inleten slogan buydu. Çotanaklar, yani Giresunspor. Bugün Bolusporla oynayacaklardı. Yeşil-beyaz çotanaklar yazılı atkıyı da almayı unutmamıştım maçtan önce. Yiğenim koyu bir ordusporluydu. Babasının ordulu oluşunda dolayı. Bir ordulu, bir Bolulu bugün giresunsporu destekliyoduk. Sakın babama söyleme dedi, ‘ayağa kalkmayan ordulu olsun’ diye bağırdıktan sonra.
Çiseliyen yağmura inat stadı dolduran ve stada gelmekle yetinmeyip, üstündekileri çıkararak takımı için ıslanmayı göze alan bir grup dikkatimi çekti. Beşiktaş’ın çarşısı ya da Fenerin genç fenerlileri gibiydiler. İşte o anda sekerse tehlike aradı beni. Maçtayım dedim. Giresunspor maçında. Anton Alex’i izle dedi. O kim olum? İzle sen dedi. Ve gresunsporun yönetimini anlattı Sinan Engin, Sedat Peker bir şeyler söyledi. Ulan bir şeyi de bilme kardeşim ya.
Yiğene sordum Alex’i anlattı hemen taklacıyı. Adam taç atışını takla atarak kullanıyormuş falan derken, takımlar sahaya çıktı. Bolu sporu görünce, bir zamanlar arkadaşlarımın oynadığı, lise yıllarında deplasmanlarına bile gittiğim, Şenol güneş üzerine bir sürü hikayeler dinlediğim, feyyazın golü hakkında efsaneler duyduğum, tribünlerde arkadaşlarıma küfür eden taraftarlarla kavgalara tutuştuğum yarenleri görünce kendimi yaşlanmış hissettim. Acaba daha da yaşlanınca fenerden de vazgeçer miydim böylesine? Çotanaklar bastırıyor arada bolu kontraya kalkıyor ama her dakikası ve her atağıyla taraftarı sıkıyordu bu maç. Maçı izlemekten vazgeçtim ve etrafımda ki taraftarlara baktım. Karadeniz insanına bir kez daha ayran kaldım. Birbiriyle bağıra bağıra dalga geçen ve birbirini hiç tanımayan insanlar her an gülüyordu öyle ki takım berbat oynasa da. Derken Anton Alex girdi oyuna ve merakla onun taç atmasını bekledik yiğenle beraber.o daha önce gördüğü taç atışlarını anlattı, arkadan biri, ulan nataşalarla yata kalka koşamaz oldu anton diye bağırdı ve derken anton süper hareketler yapmaya başladı. Giydiği 7 numara ve saç şekliyle diğer ünlü 7 numaralar gibi farklı olduğunu belli ediyodordu. Dakikalar 87 olduğunda anton un aşırtrmasına o an göremedim ama birileri dokunmuş da olabilir, top filelerle buluştu. Çotanaklar kardeş takımlarını tek golle geçmeyi başarmıştı.
Maç biterken herkes mutluydu. Anton’un taçını görmedim, Biz dayı yiğen stadlarda satılan tükürük köftelerimizi alıp sahile indik. Maçı konuşurken bir yandan da yiğenin ordusporu öven cümlelerini dinledim. Biraz taş sektirdikten sonra, olum ben sakatlanmasaydım belki şimdi fenerde oynuyordum şu an dediğimi hatırlıyorum.
Yürüdük, stad marşları söledik, bağırdık ve eve döndük. Atkımı astım duvara, ordusporun bir neferi olan eniştem sinir krizi geçirdi evde. Çıktık evden. 15 dakika sonra ordudaydık. Bana mor beyaz atkı ve forma aldı. Artık orduluydum. Enişte zaten ordunun potansiyeli daha fazla derken, bir atkıya ve formaya satıldım lan ben.
Ama yine de her zaman için ‘ ayağa kalkmayan ordulu olsun’ diye bağırmak daha zevkli...

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (4) Yaş Pasta


Nasıl tanışmıştınız dayı ya?
Diye soruyor yiğenim sürekli ve ben geçiştirilebilecek her şeyi deniyorum ama adam bıkmıyor sorarken. Tuvaletteyken bile sıkıştırıp kapı arkasından konuyu fenerbahçeyle açıp dönüp dolaştırıp futbolcuların bir sürü sevgilisi var cümlesini kurup en sonunda da o değil de sen nasıl tanışmıştın dayı yı yapıştırıyor suratıma.
Arkadaş anlatmaktan tüy bitti dilimde. Bildiğin tüylü dil var şuan ağzımda. Bu çocuğu bizim AB müzakerelerine soksalar, allem eder kulem eder, konuyu fenerden açar, manitalardan devam eder, sonra o değil de bizi ne zaman alacaksınız sorusunu soru verir. Bunu 3-4 kere yaptı mı, o değil de cümlesini söylerken ki halini gördüler mi hemen alırlar bizi AB ye. Öyle bir o değil de diyor ki , sanırsın dünyanın sırrını çözdü ve o an ne konuşuyorsan susman lazım onu açıklıyorum havasında bir cümle. O değil de geçelim biz konuya. Yok bak benimkisi etkili olmuyor. Anlattım ben buna belki 10. anlatışım pastanedeydik ikimizde aynı anda aynı pastayı istedik. Hemen kesiyor lafımı, kestaneli pastaydı de mi? Biliyor işte hikayeyi, ama amacı ne? O kuş kadar kafasında ne dönüyor ben çözemedim. Evet kestaneli pastaydı. Tek kalmıştı vitrinde ikimizde parmaklarımızla gösterip bunu alabilir miyim tarzı bir şey dedik. Tabi ben bira daha kaba söylemişimdir eminim. Öylece gelişti kuzum falan dedim mi, bir huzur, bir başarı ifadesi suratta tarifsiz ya. Görseniz anlam veremezsiniz. Sanki az önce tuvalette ben değil de o rahatladı. O surat ifadesi nedir yahu. Gidiyor başımdan nihayet.
Uyku gibisi var mı be! İçerde kanepeye uzandım, ntv sporda sergeni izliyorum. Daha doğrusu gözlerim kapanmaya başladığı için sadece dinliyorum. Aklıma lise yıllarında Beşiktaş alt yapısında oynayan arkadaşım geliyor. Ne zaman sergeni görsem hep o aklıma geliyor zaten. Doğum gününü kutluyorduk. Durumu iyi olduğu için evinde veriyordu partiyi. Bir sürü tip gelecekti, dershaneden, okuldan, yazlıktan arkadaşlarını dolduracaktı. Aldım hediyemi ve alırken oraya gelecek insanlardan en az 10 tanesiyle aynı hediyeyi almış olabileceğimi bilerek aldım. Deodorant. Para ona yetti o zamanlar. Firs class mavi kutulu deodorant. Aldım ve gittim, içeri girerken ayakkabıyı çıkardığımda çorabın lastiği biraz gevşek olsa gerek, topuk kısmı üste gelmiş, parmak kısımları da azcık çıkmış ayağımdan. Düzelttim çorabımı sanki yeniden giymiş gibi oldum ve o an fark ettim topuğun transparan haline geldiğini. Gözükmediğini, veya benden başka kimsenin bilmediğini biliyordum ama yinede bir özgüven eksikliği işte. İçeri geçtik falan filan derken pasta geldi. Sergen yalçınla alt yapıda oynarken çekilmiş bir foto pastanın üzerine işlenmiş. Sergen daha bir şişko, eleman daha bir mal gözükmüştü gözüme. Terli terli pis kokulu bir halde çekilmiş foto sırf sergen var içinde diye güzelim çikolatalı pastaya neden dahil edilmiş diye üzülürken, sergenin üstüne iliştirilmiş mumlar onun sergen olduğunu anlamayı güçleştiriyordu ve bu yüzden bir çocuk gibi’ bu ne ya anne, sergen gözükmüyor yaa’ diye ince bir sesle bağırdı. Mumlara üfleyip hemen kaldırdılar mumları. Pasta kesilirken, dağıtılırken hep bir dikkat hep bir titizlik gösterildi. Herkes pastasını aldıktan sonra 2. dilimi kurtarır mıyım diye düşünerekten masaya sokuldum ve pastada da arkadaşımdan da annesinden de bir kez daha tiksindim. Sergenin Kafası kalmıştı sadece. Koca bir dilim kafa. Acaba sergenin neresini yedim lan ben o gün. Bak şimdi merak ettim. Parti biterken herkes evine giderken, arkadaşım hala mutsuzdu. Ne oldu lan dedim yanına gidip, Sibel gelmedi olum dedi. Kapıdan çıkarken, pasta üzerindeki sergen yalçının bir boka yaramadığını anladım. Sibel yoksa mutluluk yoktu çocuk için.

Birden yeğenimin sallamasıyla uyandım. Ntv reklamdaydı, sergen gitmişti. Ne oldu lan dedim elimden tuttu çekerek beni sürükleyerek pc başına götürdü. Eniştmin pijaması kıçımdan düşerken bir yandan pijamayı çekiştirip, bir yandan da yiğenden kurtulmaya çalışarak gittim pc nin başına. Eski bir foto bulmuş. Kutlama pastası. Üzerinde ben ve sarıldığım O. Gülüyoruz baya bir mutluyuz. Sergenle benim eleman gibi. Ben benim eleman gibi sırıtıyorum O sergen gibi kasılıyor. Pastanın yarısı kesilmiş. Suratlarımız kalmış sadece. Bu ne lan diyorum?
Bu pasta neyliydi diye soruyor.
Kestaneliydi diyorum.
Ne kadar mutluymuşsunuz dayı diyor.
Odadan çıkarken resmi siliyorum, biraz gittikten sonra ‘Pasta üzerindeki mutluluktan kime ne hayır gelir yiğen!’ diyip, amerikanca bir film sahnesini yaşatıyorum kendime. Odaya geçiyorum.sergen analiz yapıyor. Uzanıyorum. Uyku gibisi var mı be...
Hep mi pastanın üzerinde kalacak lan bu mutluluklar?

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (3) Patetesli yumurta..

3 Aralık 2008 Çarşamba


Gözünü açtığında yastığı biriyle, bir dişiyle, bir kızla, sevgilisiyle paylaşıyor olmanın ne demek olduğunu adeta gözümüze gözümüze sokarken
‘Seni seviyorum bebeğim’
‘Ben de seni hayatım’
Gibi cümleleri de kullandılar dizinin kahramanları…
Uzandığım ikili koltuğa büyük gelen bedenime ait, ellerim ve ayaklarım dışarıda kalmışlardı. Kumanda sağ elimde aşağı doğru sallanırken kumandanın tek renkli tuşu olan kapatma düğmesine bastım ve gerçek dünyaya döndüm. Şöyle bir etrafıma baktım da saat gecenin 3 ü, masa ve sehpa bira şişeleriyle dolu. Üçlü koltuğu 2 kişi paylaşıyor ve üstlerinde ince bir pike, çiçek desenli. Anneannemin çeyizinden kalma sanki. Tekli koltukta ise ortamın bedenen en küçük insanı uyukluyor. Küçük denilebilecek bir salonda 4 erkek ara sıra osurarak, ara sıra öküz gibi öksürerek uyuyor. Mutfağa gittim su içmek için ama temiz bardak bulamadım, koca dabacananın dibinde kalan son birkaç yudumluk suyu da kafaya dikmek suretiyle içtikten sonra yatağıma döndüm.
Sabah patatesli yumurta,ekmek zeytin ve çaydan oluşan kahvaltıyı, hızlı hızlı adeta bir tane fazla lokma alabilmek istercesine yarışarak yedik hatta yuttuk. Sanki çekirge sürüsü geçmişti bu tarla gibi sehpadan. Hepimiz heyecanlıydık, bugün taşınıyorduk. Olum bu yeni ev süper, nefis manitalar yapıcam tarzı cümleler ortamda uçuşurken, bir an hepimiz inandık kendi yalanlarımıza. Ama inançlıydık,arzuluyduk ve yeni bir başlangıç yapanın verdiği büyük bir gaz halindeydik. Taşınıyorduk!
Taşınma konusunda deneyimli olanlarımız deneyimsiz olanlara direktifler veriyor, biri ikisi koltuğu taşırken kendisi minder taşıyor, kah birisi hadi abi tutalım buzdolabını ucundan demeye başlarken sehpaları kucaklıyor , ya da birisi çamaşır makinesine ortak ararken aman aman yavaş diyerek yol gösteriyor, türlü türlü çakallıklar yapılıyor, şakalar havada uçuşuyor eve girerken çıkarılan ayakkabı olayına anlam verilemiyor ve her fırsatta ‘ feci hatun yapıcam olum!’ cülesi haykırılıyordu.
Zaten hazır durumdaydık kamyona indir bindir yerleştir derken yeni eve uyum sağlamamız çok uzun sürmedi, yeni kurallar, yerleşim, düzen her şey eve geleceği konusunda kesin gözüyle bakılan manitalara göre alınıyordu. Oysa henüz hiç birimizin sevgilisi yoktu ama büyük bir umudumuz vardı. Ve nedendir bilinmez kimse ‘Abi beş erkeğin yaşadığı eve nasıl hatun getireceğiz?’ sorusunu sormuyordu. Ta ki içimizden biri ‘olum ben hatun getirdiğimde evden gideceksiniz valla karışmam yoksa!’ dediğinde bu sorun kafamızda büyük bir yer etti acı bir gerçek olduğu için cevabı verilmeden geçiştirildi. Nasıl olduysa günler su gibi geçiyordu ve biz bunun farkına varamıyorduk.
Kocaman yataş marka iki kişilik bir yatakta, daha dün değiştirildiği tertemiz kokusundan anlaşılan nevresim takımında, yanımda pelinle uyanıp, günaydın öpücüğünü yanağına kondurduğum sırada, suratıma değen şeyin pelinin dudakları değilde kuzenimin ayağı olduğunu fark ettiğimde, aklıma ilk gelen küfürü bağırarak çıktım bir voltran gibi , gece yatak gündüz koltuk olabilen ulu ikili koltuktan. Daha sonra kendimi ulus pazarında( Ankara’da genellikle 2.el satılan ucuz eşya dükkanlarının olduğu yer) buldum. Evet. Acı ama gerçek. Demirden bir ranza alıyordum şuursuzca. Hatta aldım ve ucuzundan da markası ne bilmiyorum yatak aldık. Kamyonete koyduk ve eve gelip kurduk.
Artık odam vardı. Eski evden farklıydı her şey. 3 kişi yatıyorduk bir oda da ve alt ranza benimdi. Eve hala herhangi bir manita gelmiş değildi. Ama eve gelen aliler, veliler, Ahmetler… bitmek bilmiyordu. Haa şikayetçi mi yim? Asla.
Uyandığım iki kişilik yatak çok rahattı, yanımda hala bir melek gibi uyuyan kız ise adeta Jennifer Lopez di. Hatta valla oydu. Birden süt gibi Jennifer, oldu kıllı Burak. Yine uyanmıştım. Etrafıma baktım. İkili koltuktaydım, her yerde bira şişesi. Masada patatesli yumurta. Zıpladım yataktan. ‘ yer açın lan’ diyerek daldım sofraya. Çayı içerken kahvaltıdan sonra azcık daha uyuyalım diye evcenek bi karar aldık. Biz beş kişiydik evimizde. Belki pelinler,eceler uğramıyordu evimize ama biz çok mutluyduk Apo’yla, Serhatl’a, Burak’la…

KUBBEALTI HİKAYELERİ: (2) Ahh askerlik...


‘Offf allahım bu ne sıkıcılık’ diye düşünürken haberim yoktu hayatım boyunca sürecek bir sıkıntının henüz hayatıma dahil olmadığından. Yakındı nöbetimin bitmesi sabahın ve uykunun en tatlı saat aralığında 4-6 nöbetinde 2 saati geçirmiştim sanki 2 gün sürmüştü. Soğuk ve sessizlik çişimi getiriyordu. Birazcıkta karşımda duran kocaman dağın verdiği korkunun etkisi vardı tabi ki. Ama o sessizlik ve soğukta sevgiliyi düşünmek yapılabilecek en güzel şeydir. Onun adını anmak bile içinizi ısıtır. Teninize vuran ayaz onun nefesi olur adeta sıcaklaşır bir anda.
Nöbet bitti ve günün ortasına gelindiğinde ben yemek sonrası sigaramı içerken gazino da gün hala benim için aynı ölçüde sıkıcıydı. Televizyonda dönen İsmail yk klibinden kaçabilmek için, ve gidecek başka bir yerimde olmadığı için gazinonun en sonuna, televizyona en uzak köşesine gittim ve tek ayağı diğer 3 ayağından biraz daha kısa olan bir sandalyeyi bulup oturdum. Sandalye bir aşağı bir yukarı hareket ederken, sabit oturmayı becerebiliyordum artık. Askerde her hareketinden sorumlu olduğunuz ‘body’ diye hitap edilen en yakın kankanız vardır ki bu body, hayatınızdaki her şeyi o kısacık sürede öğrenip adeta 20 yıllık arkadaşınız olur. İçeri ansızın giren Bülent de benim bodym di. Telaş ve sevinç adeta onu havaya uçurmuştu .askerliği bitiyordu bugün, ve ben bunu unutmuştum. İçeri girdi kuru kuru vedalaştık, çünkü askerlikten kurtulma sevinci tertip sevincini bastırmıştı.gitti. öylece gitti adam. Çok da normal olarak. Gazinodan çıktım ve yarısı yanan sigarayı hafifçe önüme doğru havaya atıp gelişine vurdum. Çok değil 1 metre ileriye düştü. Sonra son sigaram olduğunu hatırladığımda iş işten geçmişti. Zaten ben bir şeyleri anladığımda hep iş işten geçmiş oluyordu. Yatakhaneye çıktım ve Bülent’in yatağın başında bıraktığı yeşil asker donunu alıp sinirli bir şekilde çöpe attım.! Ulan bundan daha beter bir gün mü olur ya?’
Diye o amansız salak cümleyi tekrar kurduğumda yine haberim yoktu başka bir derdin gelip hayatımın tam ortasına bağdaş kurup oturacağından. 14.00- 17.00 arası bu dertli bünyeye yazılan 3 saatlik nöbet öncesi stresimi gidermek için içinde 1 kontör bulunan telefon kartım ve ‘valla yarın malboroyu alınca 2 tane vericem çavuş’ diyerek revirciden aldığım 1 çöp samsunla beraber telefon kulübesinin yolunu tuttum. Aklımda sevgilime anlatacaklarım, Bülent’i kötüleyecek cümlelerim, askerlik sistemine sövüşlerim falan geçerken bir yandan da 3 saat içinde içeceğim en az 10 dal sigarayı nerden bulacağımın sorusu dolaşıyordu. Ahizeyi kaldırıp telefonla birini arıyorum da o taraf açmıyor telefonumu triplerinde bir sağa bir sola dönüp oflayıp poflamaya başladım zira, yanımdaki askerin gitmesi için oyalanıyordum. Dayısına teyzesine selam söyleyip kapadığında ben de sevgilime çağrıyı attım hemen. Ve yaktım samsunumu.
Aramadı
Bir daha attım bir nefes aldım samsunumdan
Bu sefer aradı. Açtım.
Sesi buğuluydu ve sanki içinde bir hüzün vardı. Bunu o an değil de şimdi anlıyorum ama. Bana tam da beni aramayı düşündüğünü söyledi, kalp kalbe karşı dedim
Öyle değil dedi
Senden adam olmayacak be emre, benim yıllarımı çalıyorsun dedi. Kendine dikkat et hasta olma sakın dedi.
Beni düşünüyormuş gibi sanki. Ve kapadı…
Kalakaldım öylece. Ne pis bir gün oluyordu böyle. Giden gidene.
Sigaradan bir nefes daha aldım. Kapıdan çıktım ve samsunu önüme doğru atıp tekmeyi bastım. Çok değil bir metre anca gitti. Komutan bağırdı yukarıdaki camdan
Hayvan herif git al o sigarayı dedi. Gittim aldım mecbur. Koydum cebime yarım samsunu. Sonra nöbete gittim zaman geçmiyordu, sessizce ağladım küçücük ve soğuk kulübede. Ağladıkça ağladım. Islandım resmen. Üşüdüm sonra. Hasta olurum inşallah dedim O’ na kızarak sanki umurunda olacakmış gibi. Ağlamam geçince üşüdüğümün farkına iyice vardım ve donan ellerimi cebime koyduğumda yarım samsunu fark ettim cebimde. İnanılmaz bir sevinç, tarifi çok zor… yaktım hemen.içerken yine ağladım. Askerlik bitene kadar her yalnız kaldığımda ağladım ve ağladığımda ellerimi cebime götürüp yarım kalan bir samsun aradım…
Ve fark ettim ki, yarım kalan, samsun değil bendim her seferinde. Ve yine iş işten geçmişti sessizce…