
Bir telefona sahip çıkamadın mı? Hayret bir şeysin ya.
Vay be. Uzun zaman olmuştu, yüzüme doğru aşağılama ve kızgınlık tonunda gönderilen, ‘bir şeyine de sahip çık’ cümlesini duymayalı. En son ne zaman duyduğumu hatırlayabileceğimi sanmıyorum. Öyle bir olasılığın var olması demek benim ‘Rain Man olmam demek ki bu da mümkün değil.
‘Ama ben, bayıldım yaa, şeyy, düşmüşüm sonra, yani uff acıyor her tarafım ama bilmiyorum ya, gitmiş telefon’
‘Bırak allahaşkına, bir telefona sahip çıkamadın işte. Şimdi de gelmiş bahaneler uyduruyorsun. Şaşkınsın sen. Şapşal.
Çok kızmıştı. İnanılmaz hem de. Ama kızınca daha bir güzel oluyordu. Belimin ağrısını, başımın zonklamasını unutuyordum onun kızgınlıktan şekil değiştiren yüzüne bakınca. Gidip elini tuttum. Hala bir şeyler söylüyordu ve ben biliyordum ki sevdiğine bir şey olmasından çok korktuğu için öfkesini böle yansıtıyordu. Pskoloji de buna karşıt tepki geliştirme denir ve sevdiğim kandın benim için karşıt tepki geliştiriyordu. Kafamı omzuna koyduğumda tüm acılarım geçmişti. Cennetimdeydim ben. Onun omuzlarında. Huzur ve aşk doluydu. Her nefes, her koku, her ter damlası, her an… onun yanında olmak iyi gelmişti bana.
Birden çok uzaklardan bir ses işittim. Her yer karanlıktı. Gözlerimi biraz kırpıştırdıktan sonra zifiri karanlık, yerini beyaz bir boşluğa bıraktı. Beyaz boşluk yerini silik bir dünyaya, silik dünya ise yerini bir kadın ve bir çocuğun bulunduğu küçük bir odaya…
Bu kaçıncı? Bu kaçıncı kalem oğlum! Diye haykırıyordu annem. Ben ise annemin neden kızdığını anlayamıyordum. Saf saf bakıyordum gözlerinin içine. Cennetimdi orası ve sanki başka hiçbir yer bana annemim gözleri gibi huzur vermeyecekti. Bir kaleme sahip çıkamadın mı? Hayret doğrusu.
Her kalem kaybedişimde bu cümleyi duydum annemden. Değişik duygu yüklenmiş ses tonlarıyla. Ben ise anlam veremezdim annemim tepkisine. Küçücük ellerimle küçücük kulaklarımı kapatır annemin söylediklerini duymamak isterdim. Bu bana oyun gibi gelirdi. Annemle evin içinde köşe kapmaca oynardık ve yakalanırdım nihayet ve her nedense hep aynı yerde. Annemlerin yatağında. Kocaman havuz gibi görünen o yatakta. Sarılırdı bana ellerimi kulaklarımdan çeker, yanağımdan öper ve her şefkatli anne gibi, şefkat dolu ses tonuyla ‘ lütfen oğlum kalemine sahip çıkmayı öğren artık’ derdi. Kaleme sahip çıktığım zamanlar annem beni kovalayıp, kulağıma bir şeyler fısıldamazdı. Belki de küçücük beynimde böle bir düşünce yer ettiğinden kalem kaybedişlerim hep devam etti benim. Hatta üniversite de bile. Kendime kalem alırken annemi arardım. Napıyorsun demesini bekler, o soruyu sorunca da ‘kalem alıyorum’ sınava gidicem. Derdim. Ve beklerdim. ‘ bir kaleme sahip çıkamıyor musun hala’ ‘ayıp be oğlum.’ İşte o kutsal cümle. Yüzüme oturan gülümsemeyi hiçbir şeye değişmezdim. Daha sonraları ‘ bir kaleme sahip çıkamıyor musun?’ cümlesi, bir kitaba, bir topa,bir oyuncağa, bir ayakkabıya bir arkadaşına, gibi değişik nesne ve kişilerle kurulmaya başlamıştı. Yaşım ilerliyordu ama benim sahip çıkamayışlarım devam ediyordu. Pek umursamıyordum sanırım kaybettiğim şeyleri. Kaybetmek pek de kötü bir şey değildi benim için. Her kaybediş, yeni bir kaybediş için başlangıç oluyordu.
Bir oyuna dönüşmüştü sanırım bu. Kuralları bilmeden belirlenmiş, bilmeyerek oynanan bir oyun. Ama hangi yaşta olursa oldun oynanan bir oyun. Sınıfta, okulda, dershanede kaybedilen kalemler,silgiler, kalemtraşlar, kitaplar, not defterleri…
Hep oyun alanlarında unutulan oyuncaklar, çelik çomaklar…
Gezmeye gidilen evlerde unutulan eşyalar…
Piknik alanlarında bırakılan ipler, toplar…
Arkadaşlara kaptırılan, tşörtler,saatler….
Plajlarda unutulan havlular, gözlükler, zıpkınlar…
Ara sıra kaybedilen ehliyetler, kimlikler…
Her zaman ve her yerde cepten düşme potansiyeline sahip paralar…
Ve çok saçma yerlerde unutulan cüzdanlar…Hepsini, genellikle yüksek tonda söylenmiş
‘Sahip çık şu malına’ şeklinde cümleler olarak buldum birilerinin dudaklarında…
Annemle bulunduğum küçük oda silik bir dünyayla, silik dünya yerini beyaz boşlukla, beyaz boşluk zifiri karanlıkla yer değiştirdikten sonra gözlerimi açtım.
Çok uzun sürmemişti O’nun omzunda uyumam ya da kendimden geçmem.
Kafamı kaldırdım
‘ Annemi gördüm rüyamda’ demek için…
‘Çok sorumsuzsun’ dedi.
‘Neden’ diyebildim? Ne duyacağımı bilerek.
Bir telefona bile sahip çıkamıyorsun dedi.
Gülümsedim. Çocukluğumdaki gülümseyişimin aynısıydı. Ve ekledi’ neden bayılıyorsun ya’…
Hobimdir, maça gidip bayılmak, sonra da telefonumu çaldırmak diyecektim ama diyemedim.
Kulaklarımı kapadım büyük ellerimle. Gelip sarılsın, yanağımdan öpüp kulağıma o şefkatli, aşk dolu sesiyle ‘daha dikkatli ol aşkım’ desin diye.
Arkasını döndü gitti. Ellerim kulaklarımda kalmıştı, sahip çıkamadığım onca şeye rağmen kulaklarıma sahip çıkmak istercesine bastırdım ellerimi.
Çok acıdı, hem gidişi, hem kulaklarım…